Hayata karşı bir susuş bu
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan… Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir… Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir yaşadıklarımız, o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
Sustuğun Yerden Ben Senli Bir Şiire Başlıyorum
Sustuğun Yerden Ben Senli Bir Şiire Başlıyorum
Bu kaçıncı selâ adımın boylu boyuna uzatıldığı ?
Bu kaçıncı musalla cesedimin yatırıldığı ?
Dudağında sevdamı yakıp
…Suskunluğunu hayra yoruyorum sevgili.
Sonra da yokluğunun tüm harflerinin
Uykularını uyandırıp
Bir kum saatini sana kuruyorum.
Hani o bana hediye etmek için beklettiğin
Kum saatini..Ellerimle doldurup boşaltıyorum
Mürekkebimin sana varmayan hallerini.
Suskunluğun baş harfini giydiriyorum parmak uçlarıma.
Yokluğununun kanına girip
Suskunluğunun tetiğini düşürüyorum gözlerimde.
Sonra da bir bulutun içinden geçip
Gözlerinin hayat rengine bulanıyorum.
Bulandıkça hayata,
Bir nebze olsun susturuyorum
Ölümün ölümle tazelenen cümlelerini..Sen sevgili..
Eteklerinden baharları taşıyan kadın.
Sen suskunluğuna bir yokluk anlamnıı yükledikçe
Benden uzakta aldığın her bir nefesi
Varlığıma adanmış bir hediye kabul ettim.
Seni özledikçe,
Çocukluğumu kundakladım sesinin iç yanına.
Şimdi suskunluğunu sür de dudaklarıma,
Hayatlansın en kısır sandığım yaralarım.
Yokluğundan geçeyim varlığına.
Hadi göm dudaklarına sesini.
Susabildiğin kadar ” sus” beni.
Beni sustuğun yerden
Senli bir şiire başlayayım yeniden.Ey sustuğun kadar büyüyen harf.
Acını minnet bildim mutluluklarıma,
Sonra da suskunluğuna ses olan
Bir cümle oldum dudaklarının her iki yakasında.
Ey suskunluğunla
Acılarımı terbiye etmeye yeltenen kadın,
Kafiyelerden düşer gözlerim gözlerine.
Harf harf dudaklarına yaslanır
En topraksı yanım.
Ve ellerim ellerine dolanır,
Yüreğin yüreğine yanaşır
Bir nefes yakınlığında akarız en dar zamanlara..Bende varlığın bir hayata tekabül ederken
Suskunluğunla
Kaç harfimin katili olursun söylesene ey yar.
Nefesinden geçerken Cennetin ırmaklarına
Sesinden feragat edilişim
Kaç şiirime konu edilir dillendirsene ey yar.Kollarını sıvamış,
Bir şiire niyet etmişken yüreğim,
Daha kaç gecenin vebalini üstleneceksin.
Yokluğun bende
Bir varlık sebebi iken,
Suskunluğuna
Ölü doğmuş kaç harfin defnini reva göreceksin.Diz çöktüm dudaklarına.
Yüreğinin tam orta yerine bağdaş kurdum.
Hayatından bir sevdayı nasiplendim.
Ve de umuda niyetlendim.
Mutluluğun safında
Suskunluğunu kendime bir mutluluk payesi bildim..” Varlığın bende yirmi dokuz harf iken
Suskunluğun kaç harf eder sevgili ”
İsmail Sarıgene’ye teşekkürlerimle..
KENDİMİZDEN,KENDİMİZE OLAN BİR KAÇIŞ BU
Yüreğin, kendinden kaçışına şahit oldunuz mu hiç? Ardı arkası kesilmeyen,ön/arka yüzü olmayan,aralıklı mesafelerle koşulan bir yolculuk özeti gibi.Uzunluğun gölgesinde büyüyen bir kısalıkta… Kendinizden de içeri olan bir benlikte, savrulan güz yapraklarının kuruluğunda hışırdayan bir tınıyla başlayan bu senfoni,ivme kazandırır orac…ıkta tulu eden yüksek akıma. Nasıl bir akımdır bilinmez ama,ateşiyle kasıp kavuran,yaşlarıyla bir damlayı yağmurlara boğan, rüzgarıyla küçük bir ateş kıvılcımını alevlendiren, toprağıyla bağrının ortasına düşmüş savunmasız tohumu devşiren verimlilikte ve derinlikte olan bir şey sanki. Taşkınlıklarıyla yüreğe husumet verse de sevgi ırmağı,meczup oluşuna kani olur kalbin üst geçit noktası. Kilit değmiş sürgün kapılar,anahtarın izini sürer olur bu inanılmaz kaçışta. Yüreğin başka bir aşktan kaçışı normal görünebilir,ama ya kendi içinden kaçışı nasıl izah edilebilir ki? İç taraf dışarıya hükümlü; dışarıysa içeri hükmeden durumda.Gerisin geriye gitse de yüreğin kaçış planları,önünü alamaz gitmenin bozgun oyununa.Halbuki her şey güllük gülistandır o meskende.Her parça kendi bütününde saklıdır ve her özne kendi yükleminden sorumludur burada.
Peki ya bir yok oluş, bir başka varışa duyulan amansız özlem, bu kavramların yerini ters-yüz etmez mi acaba? Fırtınanın haysiyetine dokunulmuşçasına gazaplanan bir kavruluşa esir metruk evler misali, o munis hanede de yıkılmaz mı eşyalar yerinden bir bir.Her uzvun orantılı ve tutarlı olduğu bu çehreye,hangi tutsak el değdi ki yoğruluverdi sancı hamuru.
Bu kaçış nereye ve ne zamana dek sürecek? Hangi hesaba göre çetelesi tutulacak ve kaçıncı boyuta göre ordinatları kurulacak? Kaçınılmaz bir kaçışın sonunun ne olacağı bir meçhulden ibaret. Ve açılımların ve içe vurumların yazgılandırıldığı bu hemgamede, uzlaşının nasıl sağlanacağı da tam bir muamma. Ötede kendi sonunu hazırlayan bir hayat; beride ise sonun başlangıcını getiren üç nokta yani sonsuz harflerin suskunsuzluğa tekabül ettiği bir dünya.İki taraf da keskin bir bıçak sırtında durmakta..KENDİMİZDEN,KENDİMİZE OLAN BİR KAÇIŞ BU..
Gitmiştim..
Gitmiştim.. Saçımdan tırnaklarıma kadar boylu boyunca bir gidiştim…
Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. …Karasızlık buhranı sonra… Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır… Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim… Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer… Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz…
Durakta beklemekle otobüse binmek arasındaki çırpınışları kaplıyordu aklım.. Aklım öyle sevimsizdir ki böyle zamanlarda, bulutlarla yerkabuğu arasında sıkışır kalırım.. Doyumsuz bir yolculuk şoku ardı ardına gözlerime saplanır..İki adımda bir kavşak serilir önüme. …Karasızlık buhranı sonra… Her acının yürüdüğü söylence bir yol vardır.İşte kavşakları hep acıya ayarlanan gidişlerim bu söylenceye aldanır… Kandili kısık bir aydınlıkta zamanın geç kalmışlığında yolları birbirine düğümlerim… Günü ikiye böler acının kılıcı yüzüne yakışan rengi seçer, geceyi giyinir acının kanayan yarıklarından küçük adımlar geçer… Resmi sevinç, içi ezinç başlangıçla gözüm görmeye başlar. Dilim tatlanır, ceplerimde kıvranır ellerim.. Oysa yürek yeniktir hala.Bunu artık kim değiştirebilir. İnsan görebilirse erdiğini soğuk sokaklara sokulma vakti gelmiştir. Alnımdan su eksildiğinde, acıların kayaları küflendiğinde aynalara suretimin sığmadığı zamanlarda gözüme dokunacak bir göz olmadığında sırası gelmiştir çantayı sırtlamanın. o günden sonra bütün kent sokaklarında asit yağmurlarında tek başıma yürürüm. Yüzüm keskin bir mehtapta küskün bir kedi kadar kimsesiz, yüzüm kapalı tüller kadar sessiz…
Az evvel bütün ışıkların ardına baktım yoktun!!
Bu kentte senin lisanını konuşuyorum aşk boyu.. Lisanım var inanıyorum öyleyse bu gözümü alan sessizlik neden? Bu sağır özlemin failini göster bana.. Her gün yüreğimi ipe götüren bir cellatı arıyorum..
Gözlerimi gösteriyorum kalabalığa gören yok mu? Peki tanıyan celladı mı? Bir yol daha uzadı önüme, kıyısında sıra sıra meşe kolyesi.. Her meşenin gövdesine bir kelime yazıp geçmşim o yoldan.Senden başka kim başarabilirdi ağaçlardan cümle kurmayı…Ve beklediğim oldu ağaçların yolun sonu denize çıktığı..Ben seni denizsizken bilirim… Gözlerindeki son damla maviyi ellerinle saklardın her seferinde.. Daha engelleri aramızdan söküp karşımıza almadan gittin… Deniz sıçradı üzerine, tuza, yakamoza aldanıp gittin!!!
Ne zaman rüzgar saçılsa bir kadıın saçlarına, benim bungun ellerim ağlıyor şimdi.. Gel ben ölmekteyim… Caddelerde adımlarım boğuluyor, gözlerindeki surları katlime örüp durma!! Rengi kokuşmuş yazlara mezarımı kazma!! Naçar oturup ağladığım, güldüğüm çay bahçelerinde denizden donuk gözlü balıklar bakıyor bana.. Vapurların bir bir sana seferi yok.. Gözlerimdeki kayıp ilanlarına aldıran da.. İç bükey bir acıyla geldiğim kentte enkaz oldum.. Bana ayrılan kül bulutlarını soğuruyorum şimdi.. Kanat ve el gibi tutabilir mi bir başka eli ey deniz?
Bugün varlığımın infazına hükmettim.. Durgun bir denizle yanan bir kentin arasında kaldım.. Yamacıma yanaşan şu gemi son kavşağım olsun. İsimsiz olsun.. Eylüle açılıyor dalgalar.. Ah kalbim üzerine çullanacak yine sonbahar.. Sulara sok kanlı saçlarını.. El salla tren istasyonuna, kıyıdaki cam kırıklarını damıt.. Olsa olsa bir sevgiden düşmüştür bu acı.. Peki neden ben oldum bu acının sarnıcı?
Şiir gölgesinde..
Kendimi suçüstü yakalıyorum
ve kentsizliğimin isimsizliğini
Araz´a uyak düşüyorum
…gözlerime senden düşler sürüyorum
…Islak bileklerim kan bayramına yatıyor
Bana en büyük tehdit yine ben oluyorum
Sonra bir durağa yaslanıyorum
sonra bir kente
ve sen gidiyorsun
ben kanıyorum
diyorlar ki “kendini dinleme hiçbir şey söylemiyorsun”
oysa “gel” desen gelirdim biliyorsun.
Git-Bedirhan Gökçe
| Git
Ayrılığın nağmesi bu duyduğumuz,
Bakışların gönlümü caydırmadan git. Ne bir hatıran kalsın ne de bir umut, Duruşların gönlümü yandırmadan git. Bütün resimlerini sök at duvardan, Hani bir şarkı vardı mazide kalan, Nasıl güzeldi herşey hatırlasana, Hani mevsimlerden, hep biri bahardı, |
| Bedirhan Gökçe |
Türkü Gözlüm-Bedirhan Gökçe
| Türkü Gözlüm
Kar yağıyor türkü gözlüm
Kar yağıyor buralara. Uzun hava ağıt gibi, Dökülüyor bulvarlara. Sen de gittin buralardan, Böyle bir karlı havada. Okul bittikten sonra 95′in yılbaşında, Gelmiş özlemiştin beni, Sarılmıştın hıçkırıkla, Kar yağarken dilek tutmuş, Kar yemiştin avucumda. Nasıl gittin türkü gözlüm, Mahzun kaldım buralarda. Gülüşlerimiz geliyor, Ağlıyorum buralarda. Sen bir öğretmensin şimdi, Belki de evlisin şimdi, Oralara da kar yağar mı, Yokluk kötü türkü gözlüm, Okulun bittiği yıl tayinin çıktı doğuya. Ah benim türkü gözlüm Fakir mi dua etmedi, Şimdi en arabesk duygularla |
| Bedirhan Gökçe |
Küfrüm Edebimi Aştı Bu Gece-Bedirhan Gökçe
| Küfrüm Edebimi Aştı Bu Gece
Sen benim gözümde bir hiçsin artık,
Nefretim aşkımı aştı bu gece Bugün ki sözlerin söz müydü artık Son sözün sabrımı aştı bu gece Kolayca bitsin bu diyemedin de Yürümeyen neydi,ilişkimiz mi? Evlenmek hayali kapımda idi Yemedim yedirdim ne varsa sana Ayakların donmuş,üşümüştün de Yapılan söylenmez, gelmezmiş dile Onca gez toz benle,seviyorum de Sana son bir sözüm, nasihatım var |
| Bedirhan Gökçe |
Bağlanmayacaksın-Can Yücel
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam.” demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de
korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“O benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan birşeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait
olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem
de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…
Her Aşk Katilidir Bir Öncekinin-Kahraman Tazeoğlu
rüzgarlı bir tepenin yamacındayım şimdi
kent suskun
ve istasyonlar ayrılık için var bu şehirde
imlası buzuk, üşümüş ve kirli bir çocuk olurum seni düşünürken
ömrüme iliştirdiğim martı leşleri yamalı bir geçmişi oynar
imtihanlar ve intiharlar üzerine kurulu hayatlardan
gecenin en serseri yanını alırım günceme
durup durup şiirler yazmak yoluna
yeni bir yaşam biçimim oldu son günlerde
kendimi sende kalabalık buluşum belki de bundan
her gece yorganımın altında sakladığım
kırlangıç sürüleriyle geliyorum sana
sen uykudayken
babam her gece ölüyor şimdilerde
annem nihavent bir çığlık oluyor
bana en çok sensizlik koyuyor
sonra babilin asma bahçelerine asıyorum kendimi
uyanmak için
eski bir aşkını anlatıyorken bana
konuştuklarından yapılma bir sessizlik oluyor ağzım
kaç kez kanıyorum bir bilsen
(ya da hiç bilmesen)
sesinin ardında yüzün sessiz bir tabanca gibi duruyor
kendimi kötü kurulmuş bir cümle sanıyorum
gece yüklü bir kamyon uykularımı solluyor
yastığının altında yalnızlığın var biliyorum
oysa ben senden bir bardak su istedim
akdeniz değil
son yalnızı benimdir bu kentin
istanbul arkamdan gelir
ey hüznü yüzünde gülücük diye taşıyan kız
hep kendine mi saklarsın çocukluğunu
ağzıma bir bulut bulaşsa da yokluğundan yapılmış
kayadan seken kurşun
en serseri yanımız olur kimi zaman
ve ben hep kendimi terk ederim senden
her katilin aşkı
her aşkın katili
bir öncekinin faili
hep ben olurum
hep ben ölürüm
içime uzanan koridorların ortasından
hep gülerdin beni görünce
bense sana hep geç kalırdım
sona kalırdım
sonra kanardım
yağmurlarla inseydin içime
içim senden yanaydı
yüzümdeki işgaller senden karaydı
seni sevmek en gizli ağlama biçimimdi
sana yazacaklarım sil sil bitmezdi
ve ben
sende hiçbir şeydim
sen bende her şeyken
canım yastığının altında biriktirdiğin yalnızlıklarım
kendine varlaşıp bana yoklaşan biri yapar seni
ve ne kadar kaçsan o kadar yakınsındır aslında kendine
geciken sevdalar yıkık kentlere benzer bilirsin
ve sevgisizlik alır bir gün seni benden
işte bu yüzden
sen hep sevil
hep sevil
sevil
KAHRAMAN TAZEOĞLU





