Hayata karşı bir susuş bu
Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan… Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir… Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir yaşadıklarımız, o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…
Sustuğun Yerden Ben Senli Bir Şiire Başlıyorum
Sustuğun Yerden Ben Senli Bir Şiire Başlıyorum
Bu kaçıncı selâ adımın boylu boyuna uzatıldığı ?
Bu kaçıncı musalla cesedimin yatırıldığı ?
Dudağında sevdamı yakıp
…Suskunluğunu hayra yoruyorum sevgili.
Sonra da yokluğunun tüm harflerinin
Uykularını uyandırıp
Bir kum saatini sana kuruyorum.
Hani o bana hediye etmek için beklettiğin
Kum saatini..Ellerimle doldurup boşaltıyorum
Mürekkebimin sana varmayan hallerini.
Suskunluğun baş harfini giydiriyorum parmak uçlarıma.
Yokluğununun kanına girip
Suskunluğunun tetiğini düşürüyorum gözlerimde.
Sonra da bir bulutun içinden geçip
Gözlerinin hayat rengine bulanıyorum.
Bulandıkça hayata,
Bir nebze olsun susturuyorum
Ölümün ölümle tazelenen cümlelerini..Sen sevgili..
Eteklerinden baharları taşıyan kadın.
Sen suskunluğuna bir yokluk anlamnıı yükledikçe
Benden uzakta aldığın her bir nefesi
Varlığıma adanmış bir hediye kabul ettim.
Seni özledikçe,
Çocukluğumu kundakladım sesinin iç yanına.
Şimdi suskunluğunu sür de dudaklarıma,
Hayatlansın en kısır sandığım yaralarım.
Yokluğundan geçeyim varlığına.
Hadi göm dudaklarına sesini.
Susabildiğin kadar ” sus” beni.
Beni sustuğun yerden
Senli bir şiire başlayayım yeniden.Ey sustuğun kadar büyüyen harf.
Acını minnet bildim mutluluklarıma,
Sonra da suskunluğuna ses olan
Bir cümle oldum dudaklarının her iki yakasında.
Ey suskunluğunla
Acılarımı terbiye etmeye yeltenen kadın,
Kafiyelerden düşer gözlerim gözlerine.
Harf harf dudaklarına yaslanır
En topraksı yanım.
Ve ellerim ellerine dolanır,
Yüreğin yüreğine yanaşır
Bir nefes yakınlığında akarız en dar zamanlara..Bende varlığın bir hayata tekabül ederken
Suskunluğunla
Kaç harfimin katili olursun söylesene ey yar.
Nefesinden geçerken Cennetin ırmaklarına
Sesinden feragat edilişim
Kaç şiirime konu edilir dillendirsene ey yar.Kollarını sıvamış,
Bir şiire niyet etmişken yüreğim,
Daha kaç gecenin vebalini üstleneceksin.
Yokluğun bende
Bir varlık sebebi iken,
Suskunluğuna
Ölü doğmuş kaç harfin defnini reva göreceksin.Diz çöktüm dudaklarına.
Yüreğinin tam orta yerine bağdaş kurdum.
Hayatından bir sevdayı nasiplendim.
Ve de umuda niyetlendim.
Mutluluğun safında
Suskunluğunu kendime bir mutluluk payesi bildim..” Varlığın bende yirmi dokuz harf iken
Suskunluğun kaç harf eder sevgili ”
İsmail Sarıgene’ye teşekkürlerimle..
KENDİMİZDEN,KENDİMİZE OLAN BİR KAÇIŞ BU
Yüreğin, kendinden kaçışına şahit oldunuz mu hiç? Ardı arkası kesilmeyen,ön/arka yüzü olmayan,aralıklı mesafelerle koşulan bir yolculuk özeti gibi.Uzunluğun gölgesinde büyüyen bir kısalıkta… Kendinizden de içeri olan bir benlikte, savrulan güz yapraklarının kuruluğunda hışırdayan bir tınıyla başlayan bu senfoni,ivme kazandırır orac…ıkta tulu eden yüksek akıma. Nasıl bir akımdır bilinmez ama,ateşiyle kasıp kavuran,yaşlarıyla bir damlayı yağmurlara boğan, rüzgarıyla küçük bir ateş kıvılcımını alevlendiren, toprağıyla bağrının ortasına düşmüş savunmasız tohumu devşiren verimlilikte ve derinlikte olan bir şey sanki. Taşkınlıklarıyla yüreğe husumet verse de sevgi ırmağı,meczup oluşuna kani olur kalbin üst geçit noktası. Kilit değmiş sürgün kapılar,anahtarın izini sürer olur bu inanılmaz kaçışta. Yüreğin başka bir aşktan kaçışı normal görünebilir,ama ya kendi içinden kaçışı nasıl izah edilebilir ki? İç taraf dışarıya hükümlü; dışarıysa içeri hükmeden durumda.Gerisin geriye gitse de yüreğin kaçış planları,önünü alamaz gitmenin bozgun oyununa.Halbuki her şey güllük gülistandır o meskende.Her parça kendi bütününde saklıdır ve her özne kendi yükleminden sorumludur burada.
Peki ya bir yok oluş, bir başka varışa duyulan amansız özlem, bu kavramların yerini ters-yüz etmez mi acaba? Fırtınanın haysiyetine dokunulmuşçasına gazaplanan bir kavruluşa esir metruk evler misali, o munis hanede de yıkılmaz mı eşyalar yerinden bir bir.Her uzvun orantılı ve tutarlı olduğu bu çehreye,hangi tutsak el değdi ki yoğruluverdi sancı hamuru.
Bu kaçış nereye ve ne zamana dek sürecek? Hangi hesaba göre çetelesi tutulacak ve kaçıncı boyuta göre ordinatları kurulacak? Kaçınılmaz bir kaçışın sonunun ne olacağı bir meçhulden ibaret. Ve açılımların ve içe vurumların yazgılandırıldığı bu hemgamede, uzlaşının nasıl sağlanacağı da tam bir muamma. Ötede kendi sonunu hazırlayan bir hayat; beride ise sonun başlangıcını getiren üç nokta yani sonsuz harflerin suskunsuzluğa tekabül ettiği bir dünya.İki taraf da keskin bir bıçak sırtında durmakta..KENDİMİZDEN,KENDİMİZE OLAN BİR KAÇIŞ BU..
Şiirsel..
23 Ocak 2011 Yazan eXcLusive
Kategori Güzel Sözler
Kaptanlar çelişkili şiirler taşıyor gemilerinde, martılar daha bir şüpheli çırpıyor kanatlarını. Denizlerin sesi kısılmış susmaktan, suların beli bükülmüş. İhtiyar limanların saçları hep yeşile bakıyor. Buruşuk elleri ile bir güneş denize dokunuyor, bir avuç su yudumluyor ve akşama karışıyor ardına bakmadan. Sular karanlığını giyiniyor artık, yataklarına uzanıyorlar usulca. Bir dolunay örtülüyor üstlerine. Rüyalarına yakamozlar’lar düşüyor…
Gemiler batınca,denizlerin canı acıyormu anne ?
23 Ocak 2011 Yazan eXcLusive
Kategori Güzel Sözler
Gemiler batınca,denizlerin canı acıyormu anne ?Düşünmedin mi hiç? Bozmaz mı bekaretini denizin: bir batıp bir doğarken Güneş?
Öz sözler
23 Ocak 2011 Yazan eXcLusive
Kategori Güzel Sözler
Eğer bir insan için bütün yollar yürünebilir ise
o insan yolunu kaybetmiş demektir. … (İÖ)
ALZHEİMER HASTALIĞI
Alzheimer hastalığı, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan ve başta unutkanlık olmak üzere çeşitli zihinsel ve davranışsal bozukluklara yol açan ilerleyici bir beyin hastalığıdır.
Beynin belli bölgelerinde, bilinmeyen bir nedenle birtakım proteinler birikir. Bu da beyindeki haberleşmeyi sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesine yol açar.Tanısı ön planda öykü almaya dayanmaktadır. Demans sebepleri arasında birinci sırada gelir.Bellek ve bilişsel işlevlerde günlük yaşam aktivitelerini kısıtlayacak derecede kronik ve ilerleyici kayıpla karakterizedir. Yaşamın orta ve ileri evrelerinde ortaya çıkar ve 50 yaş altında görülmesi pek nadirdir. Alzheimer hastalığı’nın görülme sıklığı yaşla birlikte artar, 65 yaşında gözülme sıklığı yüzde 5’lerdeyken, 60 yaş üstünde yüzde 30’a çıkar.
BELİRTİ VE BULGULAR:
Alzheimer hastalığının ilk belirtisi genellikle unutkanlıktır. Yakın zamana ait bilgileri hatırlama ya da yeni bilgiler öğrenme güçlüğü görülür. Ayrıca konuşma bozukluğu, karar verme güçlüğü, kişileri tanıyamama ya da yolunu kaybetme gibi başka zihinsel sorunlar’ da başgösterir.
Alzheimer hastalarında tabloya çoğu kez davranış ve kişilik bozuklukları da eşlik eder. Özellikle hastalık ilerledikçe, birçok hastada depresyon, saldırganlık, huzursuzluk, hayaller görme, uyku bozuklukları ya da amaçsızca dolaşma gibi ruhsal sorunlar görülebilir.
Zihinsel bozukluklar:
• Unutkanlık
• Öğrenme güçlüğü
• Konuşma bozukluğu
• Yolunu kaybetme
• Kişileri tanıyamama
• Karar verme güçlüğü
Ruhsal bozukluklar:
• Huzursuzluk
• İlgisizlik
• Saldırganlık
• Uyku bozukluğu
• Amaçsız dolaşma
• Gerçekdışı hayaller
• Depresyon
TANI:
Alzheimer belirtileri ile başvuran hastalara yapılacak radyolojik ve laboratuvar incelemeleri sonrası uygulanacak tanı kriterleri ile Alzheimer Teşhisi % 90 doğruluk ile konulabilmektedir.Alzheimer hastalığı bunamanın en sık nedenidir, ancak benzer belirtiler veren başka hastalıklar da vardır. Bu nedenle, Alzheimer hastalığının diğer bunama nedenlerinden tam olarak ayırt edilmesi gerekir.Sinir hastalıkları uzmanları, yani nörologlar ve ruh hastalıkları uzmanları, yani psikiyatristler, çeşitli testler, beyin filmleri ve laboratuvar tetkikleri sayesinde bugün büyük oranda kesin teşhis koyabilmektedir.
HASTALIĞIN SEYRİ:
Alzheimer hastalığı yavaş ilerleyen, ancak zaman içinde günlük yaşamı etkileyerek, hastayı geri dönüşsüz bir şekilde bakıma muhtaç bırakan bir hastalıktır.
Genel olarak 3 evreye ayrılır:
•Birinci evrede, unutkanlık, bildiği yerleri tanıyamama, bazı kelimeleri bulamama, işine ve hobilerine karşı ilgisini yitirme gibi erken belirtiler verir ve genellikle hasta olduğunu kabul etmek istemez.
•İkinci evrede, bellek kaybı belirginleşir, yakınlarının isimlerini unutabilir, yolunu kaybedebilir, konuşma bozukluğu artar, yıkanma, giyinme gibi gündelik işlerinde yardıma ihtiyaç duyabilir ve bazı hayaller görebilir.
•Üçüncü evrede, artık aile üyelerini tanımayabilir, yemek yemede ve yürümede güçlükler başlar, idrarını ve dışkısını tutamayabilir ve ciddi davranış bozuklukları görülebilir.
Alzheimer hastalığı, yaklaşık 5-8 yıllık bir ilerleme süreci içinde hastayı yatağa bağlı ve tamamen bakıma muhtaç duruma getirir.
TEDAVİ:
Alzheimer hastalığını tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi bugün için ne yazık ki yoktur. Ancak belli bir süre hastalığın ilerleme hızını durduracak ya da yavaşlatacak bazı yeni tedavi olanakları bulunmaktadır. Kolinesteraz inhibitörleri adı verilen bu yeni ilaçlar, beyindeki sinir hücrelerinin hasarı sonucu azalmış olan asetilkolin adlı haberci madde miktarının dengelenmesine yardım ederek zihinsel işlevleri korurlar. İlaç tedavisi, Alzheimer hastalığını tamamen durdurmaz, ancak bellek kaybı dahil, çeşitli zihinsel bozukluk belirtilerinin hafiflemesini sağlar. Böylelikle hastanın günlük yaşam aktiviteleri daha uzun süre korunur. Depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk ya da hayaller görme gibi davranış bozukluklarını tedavi etmek için de uzun zamandır kullanılmakta olan çok sayıda etkili ve güvenilir ilaç bulunmaktadır. İlaç tedavisine karar verecek olan kişi, nörolog (sinir hastalıkları uzmanı) veya psikiyatristtir (ruh hastalıkları uzmanı). Sonuçta ilaç tedavisi, hastanın yaşam kalitesini artırır ve daha uzun
süre kendine bakabilmesini sağlar.
Akne erişkin yaşta kadınları etkiliyor
Gençler ve ergenlik çağındakilerin ortak sorunu olarak bilinen “Akne” dermatoloji kliniklerine başvuru sebepleri arasında ilk sıralarda yer alıyor.
Günümüzde 25 yaş sonrasında da giderek artan bir problem haline gelmeye başlayan aknelerin (sivilce) uygun tedaviyle kontrol altına alınabileceğini belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi Deri Hastalıkları
Uzmanı Dr. Sadiye Kuş hastaların erişkin aknesinin tedaviye dirençli olduğunu kabullenmesinin ve hekim tarafından önerilen tedavileri bıkmadan uzun süreli devam ettirmelerinin önemine değindi.
Akne, 15-45 yaş aralığında dermatoloji kliniklerine başvuru nedenleri arasında diğer hastalıklara göre açık ara önde. Ergenlik çağında erkeklerde daha sık görülen akne, erişkinlik döneminde ise daha çok kadınları etkiliyor. Erişkin akneleri olarak adlandırılan 25 yaş sonrası akneleri ağırlıklı olarak ağız ve çene çevresinde uzun süre devam eden derin yerleşimli lezyonlar şeklinde olup kaşıntı ve ağrı gibi yakınmalara yol açabiliyor.
Aknenin ergenlikten beri hiç sönmeden devam ettiği “persistan akne” ve 25 yaş ve sonrasında ortaya çıkan “geç başlangıçlı akne” olarak iki şekilde görülebildiğini belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Sadiye Kuş “Erişkin yaşlarda daha çok kadın hastaları etkileyen problem genellikle hafif seyretme eğilimindedir” dedi.
Dr. Sadiye Kuş sözlerine şöyle devam etti, “Klasik olarak akne oluşumu derideki yağ bezleri tarafından üretilen sebumun gözenekleri tıkaması, bakterilerin buralara yerleşmesi ve bunun sonucunda iltihaplı sivilcelerin gelişmesine bağlıdır. Erişkin aknesi ise daha karmaşık, henüz tam olarak nasıl ortaya çıktığı yeterince aydınlatılamamış bir akne çeşididir.”
Aknenin erişkin yaşta görülmesine neden olduğu düşünülen faktörlerinden söz eden Dr. Sadiye Kuş, “Androjen (erkeklik) hormonlarına aşırı duyarlılık ya da bunların fazla üretimi, doğum kontrol hapları arasında androjenik özelliği yüksek olanların kulanımı, stress, dirençli bakterilerin kıl kökü ve yağ ünitelerine yerleşmesi, hava kirliliği, yetersiz uyku, sigara akne oluşumuna neden olan faktörler arasındadır” dedi.
Erişkin aknesinin tedaviye dirençli olduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi Deri Hastalıkları Uzmanı Dr. Sadiye Kuş “Arka arkaya farklı tedavilerin denenmesi gerekebilir. Akne tedavisinde elimizdeki en güçlü ilaç olan isotretinoin tedavisi sonrası bile tekrarlama oranı %32’dir. Çoğu ilaç ergenlerin yağlı derisinin ihtiyaçlarına göre formüle edildiğinden daha kuru olan erişkin derisinde problem yaratabilir. En etkili tedavi çoğu zaman deneme yanılma yöntemiyle bulunur. Bu nedenle farkı tedavilerin bıkıp usanmadan denenmesi gerekebilir. En doğru tedavi yöntemine ulaşıldığında ise tedavinin başarısının sürekli olması için düzenli bir şekilde tedaviye devam edilmesi gerekir” dedi.
Dr. Sadiye Kuş akne tedavisinde ek olarak diğer yapılması gereken şöyle sıraladı;
• Cilt kurutmayacak yumuşak bir ürünle günde bir ya da iki kez temizlenmelidir. Aşındırıcı yapıda ve cildi tahriş edici temizleyicilerden kaçınılmalıdır.
• Kapatıcı makyaj malzemelerinden, saç spreylerinin ve jölelerin cilde temasından kaçınılmalıdır.
• Sigaranın erişkin aknesini ortaya çıkaran faktörlerden biri olduğu kanıtlanmıştır. Ayrıca aknenin şiddeti içilen sigara miktarına bağlı olarak artmaktadır.
• İyi beslenme ile akneyi tedavi edemeyiz ancak iyi yönde etkileyebiliriz. Bunda glisemik indeksi yüksek olmayan gıdalarla beslenme alışkanlığı geliştirmek mevcut çalışmalar ışığında önemli bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır.
• Akne tedavisinde salisilik asidli peelingler etkili ve güvenilir olmaları nedeniyle özellikle tercih edilen ve erişkin aknesini kontrol altına almak için dönem dönem uygulanması önerilen peeling çeşidir.
• Orta şiddetli olgularda hekim önerisi ile kullanılacak topikal (sürülerek kullanılan) ya da ağızdan alınan antibiyotikler, düşük androjen hormon içerikli doğum kontrol hapları yararlı olabilmektedir.
AİLE HEKİMLİĞİ SİSTEMİ
Aile Hekimliği uygulaması Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından “Sağlıkta Dönüşüm Programı” çerçevesinde 15 Eylül 2005 tarihinde pilot il olarak Düzce’de başlatıldı. 2010 yılı sonu itibariyle tüm Türkiye’de uygulanmaya başlayan Aile Hekimliği Sistemi, 2010 yılı Kasım ayı itibariyle de İstanbul’da devreye girdi. Sistem birçok soru işaretini de beraberinde getirdi.
Ayşenur Asuman UĞUR
Türkiye’nin sağlık ocaklarına dayalı olarak örgütlenen özgün birinci basamak sağlık hizmeti modeli, Sağlık Bakanlığı’nın Sağlıkta Dönüşüm Programı çerçevesinde ülke çapında yaygınlaştırdığı aile hekimliği sistemiyle dağıtılıp yok ediliyor. Bu gelişmelerle birlikte, sağlık hizmetlerine egemen kılınmaya çalışılan yaklaşımların “sağlık değil hastalık, insan değil hasta, hastane değil işletme, hizmet değil kâr” olarak görüldüğünü ifade eden karşıt fikirlerin ortaya çıkması, sistemle ilgili endişelerin yaygınlaşmasına yol açıyor.
Aile hekimliği uygulaması Türkiye’de Sağlık Bakanlığı tarafından “Sağlıkta Dönüşüm Programı” çerçevesinde 15 Eylül 2005 tarihinde pilot il olarak Düzce’de başlatıldı. Pilot uygulamaya temel olan kanun 9 Aralık 2004 tarihinde yayınlanmıştı. 2010 yılı sonu itibariyle tüm Türkiye’de uygulanmaya başlayan Aile Hekimliği Sistemi 2010 yılı Kasım ayı itibariyle de İstanbul’da devreye girdi. Aşamalarla uygulanmaya başlayan sistem birçok soru işaretini de beraberinde getirdi. Kimi çevrelerce eleştirilen, kimi çevrelerce onaylanan ve ilerleyen zamanlarda daha iyi işleyeceği savunulan bu sistem hakkında sağlık çalışanları çeşitli platformlarda görüşlerini dile getirdi ve getirmeye de devam ediyor. Türkiye’de aile hekimliği uygulamasının temelini oluşturan sistemsel yaklaşımın ve uygulamada görülen sorunların hekimler tarafından nasıl ele alındığına geçmeden önce, dünya genelindeki duruma bir göz atalım.
Yirminci yüzyıl başlarında enfeksiyon hastalıklarının kontrolü, hastalıkların yapısındaki değişiklikler ve ölüm nedenlerinin farklılaşması, uzmanlaşma eğiliminin artması, davranış bilimlerinin gelişmesiyle hastalıkların oluşumunda sosyal ve psikolojik faktörlerin de etkili olduğunun anlaşılması, hastanede kalmanın yüksek maliyetlere neden olması aile hekimliğini gündeme getirdi. Başta İngiltere, Almanya gibi batı Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Japonya gibi gelişmiş ülkeler ve bazı gelişmekte olan ülkeler birinci basamak sağlık hizmetlerinin sunumu için aile hekimleri yetiştirmeye başladı. Kapsamlı ve kişisel hizmet verebilecek aile hekimliğinin gelişmesi ve yaygınlaşmasıysa 1950’lerde başladı. İngiltere’de genel pratisyenliği geliştirmek, standartlarını yükseltmek ve genel pratisyenlerin sesi olmak amacıyla 1952 yılında College of General Practitioners (Genel Pratisyenler Koleji’nin) kurulması aile hekimliği alanında atılan en önemli adımlardan biri kabul edildi. Aile Hekimliği / Genel Aile Pratisyenlik adlarıyla anılan, mezuniyet sonrası ortalama 3 yıllık eğitimi gerektiren birinci basamak uzmanlığı bu şekilde gelişti. Bugünse dünyanın birçok ülkesinde farklı finansman modelleriyle birlikte uygulanıyor. 1978 yılında Alma Ata Konferansında ilan edilen “2000 Yılında Herkese Sağlık” hedefi doğrultusunda; Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Aile Hekimleri Birliği (WONCA), Kanada Ontario’da “Tıp Pratiğini ve Eğitimini İnsanların Gereksinimlerini Daha İyi Karşılar Hale Getirmek: Aile Hekiminin Katkısı” ismiyle düzenlenen ortak konferansta yayınlanan konferans dokümanı daha sonra Dünya Sağlık Kongresi ve WONCA Dünya Kongresi tarafından da ayrı ayrı kabul edildi. WHO ve WONCA temsilcilerinin ortak imzaları ile yayınlanan giriş bölümünde şu sözlere yer verildi:
“Kapsamlı, sürekli, koordine edilen ve kişiye özel bir sağlık hizmeti verilmesinin sağlanmasında özellikle aile hekimleri çok önemli bir konuma sahiptir. Birinci basamak sağlık hizmetinin diğer çalışanları yanında onların rolü, sağlık alanında kaynakların optimal biçimde değerlendirilebilmesi için çok önemli görülmektedir. Bireysel ve toplumsal sağlık hizmetlerinin koordinasyonunu geliştirmeleri durumunda, geleceğin sağlık sistemleri içinde rolleri daha da belirgin olacaktır.”
Konferans dokümanının özet bölümündeyse şu ifade yer aldı:
“İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için, sağlık hizmet sisteminde, tıp mesleğinde, tıp fakültelerinde ve diğer eğitim kuruluşlarında köklü değişiklikler yapılmalıdır. Aile hekimi sağlık hizmet sistemlerinde kaliteye, maliyet etkinliğine ve adilliğe ulaşılmasında merkezi role sahip olmalıdır. Bu sorumluluğu yerine getirebilmek için aile hekimi, hasta bakımında yetkin olmalı, bireysel ve toplumsal sağlık hizmetini bir bütün halinde ele almalıdır. Bu amaç doğrultusunda Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Dünya Aile Hekimleri Örgütü (WONCA) tarihi bir işbirliği içinde olmalıdır. Aynı dokümandaki “Toplumun Gereksinimlerini Gözeten Bir Sağlık Hizmeti ve Tıp Eğitim Sistemi Oluşturmak İçin Öneriler” bölümünde şu ana maddeler yer aldı:
Aile hekimliği bir uzmanlık dalı olarak tanınmalı ve çalışmalı, aile hekimliği uzmanlık disiplini her tıp fakültesinde öğretilmeli ve aile hekimi/dal uzmanı dengesi kurulmalı, her ülkede aile hekimliği mezuniyet sonrası uzmanlık eğitimi olarak verilmelidir.
Aile hekimliğinin çeşitli Avrupa ülkeleri ile dünyanın diğer ülkelerinde minimum 3 yıl olmak üzere uzmanlık eğitim süreleri değişiyor. Türkiye’de ilk defa 1980’li yıllarda gündeme gelmeye başlayan aile hekimliği, 1984 yılında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ilk aile hekimliği anabilim dalının kurulmasıyla bilimsel bir tıp disiplini olarak kabul ediliyor. Aile hekimliği uzmanlık eğitimine ise 1985 yılında Sağlık Bakanlığı ve SSK’ ya bağlı eğitim hastanelerinde başlanıyor. 1990 yılındaysa Türkiye Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği (TAHUD) kuruluyor. 1992 yılında Gülhane Askeri Tıp Akademisinde aile hekimliği anabilim dalı kurulmasının ardından 1993 yılında Yüksek Öğretim Kurumu 12547 sayılı kararı ile tıp fakültelerinde aile hekimliği anabilim dallarının kurulması uygun bulunuyor. 1996 yılında da Avrupa Topluluğu aile hekimliği eğitim süresini iki yıldan üç yıla çıkarıyor ve iki aile hekimliği uzmanı Türkiye’nin ilk aile hekimliği doçentleri olarak görev alıyorlar. 2006 yılı itibariyle Türkiye’de Aile Hekimliği Anabilim Dalı kurulmuş olan 36 tıp fakültesi bulunuyor. Aile Hekimliği Anabilim Dalının kurulmuş olduğu tıp fakültelerinin de sadece on beşinde aile hekimliği uzmanlık eğitimi veriliyor. Sağlık Bakanlığı’nın çıkarmış olduğu “Aile Hekimliği Türkiye Modeli” adlı kitapçıkta aile hekimliği şu şekilde tanımlanıyor:
“Aile hekimliği sistemi hizmeti sunumu kadar hastalara yol göstericilik ve çeşitli hizmet sunucuları arasında koordinasyon ve rehberlik sağlayan yüksek maliyetli ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerini etkin ve verimli kullanılmasını sağlayan ve birçok ülkede başarılı olmuş yegane sistemdir.”
Bakanlığın bu görüş doğrultusunda aile hekimliği uygulamalarına hız kazandırmasıyla birlikte, aile hekimliği uzmanlık eğitimi alan hekimlerin yanı sıra çok sayıda pratisyen hekim de kısa zamanlı eğitimlerden geçirilerek son bir kaç yıl içinde sisteme dahil edildi.
2002 yılından bu yana “sağlıkta reform” mantığıyla hareket eden, dönüşüm programı kapsamında gerçekten temel değişimleri gündeme getirip uygulayan Sağlık Bakanlığı aile hekimliğiyle ilgili tabloyu böyle ortaya koyar ve olması gereken en iyi modeli “keşfetmiş” olmanın rahatlığı içindeyken sağlık çalışanları, hekimler bu konuda neler düşünüyor?
Hekimler cephesinde aile hekimliği sistemi ve uygulamalarına dair görüşler sıklıkla dile getiriliyor. Sistemi savunanlar, savunduğu halde aksayan yanları olduğunu düşünenler olduğu gibi “sağlık hizmetlerinin alınır-satılır bir meta” haline dönüştürüldüğünü öne sürerek sisteme karşı çıkanlar da var. Ancak farklı görüşlere karşın “sistemin sorunlu olduğu” ifadesi her kesimde yaygın olarak dile getiriliyor. Aile hekimi olarak hizmet sunan hekimlerin eğitimleri, ücretlendirilmeleri, çalışma koşulları ve ortamı, hastaya ayırılan zaman, tanı hizmetlerindeki zorluklar en sıklıkla ifade edilen sorunlar arasında yer alıyor.
Peki, Aile Hekimliği Sistemi’nin Türkiye genelinde yaygınlaştırılması, sağlık hizmetlerinin birinci basamağı haline getirilmesi için gösterilen çabaya değecek mi? Gelişmiş Avrupa ülkelerinde sistem çatırdar ve bitiş sinyalleri verirken Türkiye biraz daha durumu gözleyip mevcut sistemini iyileştirerek yola devam edemez miydi? Sağlık hizmetleri sunumunda yaşanan mevcut sıkıntıların çözüme kavuşması kısa ya da uzun vadede mümkün olabilecek mi?
Sağlık hizmeti sunumunda yaşanan sıkıntıların büyük çoğunluğunun hizmet sunumunun ve sağlık kuruluşlarının örgütlenmesiyle ilişkili olduğunu vurgulayan ve bu yaklaşımın ülke genelinde izlenen ekonomi politikalarıyla ilişkili olduğunu belirten Aile Hekimleri Uzmanlık Derneği (TAHUD) Başkanı Prof. Dr. Okay Başak, aile hekimliği uygulamasının sistemdeki mevcut sıkıntıların çözümüne sağlayacağı katkının sınırlı olduğunu vurguluyor ve şu açıklamalarda bulunuyor:
“Öncelikle belirtmek isterim ki biz sağlık hizmeti sunumunun birinci basamağında yapılan uygulamayı ‘aile hekimliği sistemi’ olarak tanımlamıyoruz. ‘Sistem’ sağlık hizmeti sunumunun örgütlenme, finansman, çalışanların ekonomik ve özlük hakları gibi tüm boyutlarını içerir; ülkede izlenen sağlık politikalarından doğrudan etkilenir. Aile hekimliği ise tıp mesleği ve disiplini içerisinde bir alt disiplin ve uzmanlık alanıdır. Kendi bilimsel ilkeleri temelinde şekillenen bir hekimlik uygulama tarzı ve klinik yaklaşımı vardır. Bu ayırımı şunun için önemsiyoruz. Sağlık hizmeti sunumunda yaşanan sıkıntıların büyük çoğunluğu hizmet sunumunun ve sağlık kuruluşlarının örgütlenmesiyle ilişkili. Dahası ülke genelinde izlenen ekonomi politikalarıyla ilişkili. Dünyada bir eğilim var. Türkiye de buna fazlasıyla uyuyor. Sağlık hizmeti sunumu rekabetçi ortama, piyasa koşullarına açılıyor. Şimdiye kadar ağırlıkla kamu hizmeti olarak görülen sağlık hizmetlerinin sunumunda paradigma değişikliği söz konusu. Sağlık hizmetlerinin sunumunda yaşanan mevcut sıkıntıların büyük çoğunluğu olasılıkla bununla ilişkili. Aile hekimliğinin, uygulama açısından, bu sorunların çözümüne katkısı sınırlı olacaktır.”
Konuyla ilgili olarak görüşlerini aldığımız İstanbul Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Ayşe Palandüz ise sistem hakkında olumlu görüş bildiren kişiler arasında yer alıyor ve sisteme genel bakışını şöyle ifade ediyor:
“Aile Hekimliği Uygulaması’nın sağlık sisteminde yapılan köklü bir değişiklik olduğunu görüyoruz. Bu değişiklikler kısa ve uzun vadede etkilerini gösterecektir. Elbette böyle geniş çaplı bir değişim uygulamanın taraflarında endişeye yol açabilir. Çünkü alışkanlıkların değişmesi zordur. Ayrıca bir şeyleri düzeltirken iyi giden şeylerin bozulması riski de değişikliklerin önyargıyla karşılanmasına yol açar. Aile hekimliği, uygulama alanı birinci basamak sağlık hizmetleri olan tıp disiplinidir. Kişilere yaş ve cinsiyet gibi ayrımlar gözetmeden sürekli ve çok yönlü sağlık hizmeti veren uzmanlık alanıdır. Gereğinde 2. ve 3. basamak sağlık kuruluşları arasında köprü oluşturur, böylece sağlık hizmetinin kesintisiz devamı sağlanır. Ülkenin gelişmişlik düzeyini yansıtan sağlık parametrelerinde iyileşme sağlanabilmesi ancak temel sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi ile mümkün olur. Aile hekimliği uygulaması birinci basamak sağlık hizmetinin en maliyet etkin şekilde verilebilmesine olanak hazırlamaktadır. Sağlık kayıtlarının hekim tarafından düzenli bir şekilde tutulması güvenilir istatistiksel verilerin elde edilmesine de olanak sağlayacaktır. Birinci basamak sağlık hizmetinin olması gerektiği gibi verilmesi ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetini de rahatlatacaktır. Hastane kapılarındaki hasta yükü azalacak, buralardaki hizmetin kalitesi artacaktır. Bu durum üniversite hastanelerinde de ücretlendirme politikalarında yapılacak akılcı değişikliklerle eğitim ve bilimsel araştırmalara ağırlık verme fırsatına çevrilmelidir.”
Sistemin kurgulanma ve işleyişi bir yana sistemdeki bir başka tartışma konusu da pratisyen hekimler ve aile hekimleri arasındaki eğitim farklılığının yaratacağı sorunlar. Peki, aile hekimliği sisteminde uzman aile hekimler ile pratisyen hekimler arasında farklılıklar nasıl?
Şu anda uygulanan sistemde pratisyen hekimlerin yanında diğer hekimlerin de çalışmasına olanak sağlandığı görülüyor. Mevcut duruma bakıldığında “Aile Hekimliği Sistemi”nde görev yapan hekimler arasında aile hekimliği uzmanlarının yanı sıra “Aile Hekimliği Pilot Uygulaması” hakkındaki yasa ile aile hekimi olarak yetkilendirilmiş hekimler de yer alıyor. Aile hekimi olarak görevlendirilmiş hekimler, sadece daha önce başta sağlık ocaklarında olmak üzere sağlık sisteminin çeşitli birimlerinde çalışan pratisyen hekimler değil. Sayıları az da olsa diğer tıp dallarında uzmanlık eğitimi almış uzman hekimler de aile hekimi olarak görevlendirilebiliyor. Türkiye’de 2004 yılından bugüne birinci basamakta çalışan pratisyen hekimlerin de aile hekimi olarak görevlendirildiği görülüyor.
Uygulamanın bu haliyle ilgili olarak da eleştirel yaklaşan Prof. Dr. Okay Başak, “aile hekimliği uygulamasının esas olarak bu alanda özgün uzmanlık eğitimi almış aile hekimliği uzmanları tarafından yapılması gerektiğine” dikkati çekiyor. Prof. Dr. Başak, bu uygulamanın geçmişten günümüze uzanan yanlışlar arasında olduğunu belirterek şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Burada uygulamaya girsin ya da girmesin pratisyen hekim meslektaşlarımızın aile hekimliği uzmanlık eğitimi almalarının özendirilmesi hedeflenmeliydi. Oysa durum tam tersi oldu. Uzmanlık eğitimine başlayanlar bile ayrılarak bir an önce aile hekimi olarak görevlendirilmek istediler. Bugün geldiğimiz noktada geçici bir dönem için öngörülen uygulamanın neredeyse kalıcı bir model haline gelmesi kaygısını taşıyoruz. Yani aile hekimliği uygulaması yasa ile görev tanımı yapılmış ‘aile hekimleriyle’ sürdürülmek istenmektedir.”
Türkiye’de aslında bir tıp disiplini olarak kabul edilen “aile hekimliği”ne bir tıp disiplini olarak değil de bir “sistem” olarak bakıldığı görülüyor. “Aile hekimliği” tıp disiplini olarak kabul edilirken aile hekimliği uygulamalarının da bunun doğal bir sonucu olarak aile hekimi uzmanlarınca sürdürülmesi gerekiyor. Diğer ülkelerin “aile hekimliği sistemi”ne geçmeyi planladığı dönemler incelendiğinde eğer işin başlangıcında yeterli aile hekimliği uzmanı yoksa bir “geçiş dönemi” tanımlandığı ve bu geçiş döneminde birinci basamakta çalışan diğer hekimlere de belirli bir geçiş dönemi eğitimi zorunluluğu konularak ilgili hekimlerin bu şartla sisteme dahil edildiği görülüyor. Fakat yapılan planlamaya göre bu geçiş döneminin bir sonlanma tarihi olduğu ilan edilerek, bu tarihten sonraki uygulamalara ancak bu konuda mesleki uzmanlık eğitimini almış hekimlerin alınabildiği de bildiriliyor. Bu geçiş döneminde de ülkedeki aile hekimliği uzmanlık eğitimi güçlendirilerek aile hekimliği uzmanlığı özendiriliyor. Oysa Türkiye’de hekimleri bir an önce “sisteme” geçmeye motive etme telaşıyla, “sisteme” girmiş olanlara önemli gelirler sunulurken, ülkemizdeki uzmanlık eğitiminin altyapısının geliştirilmesi ve aile hekimliği uzmanlık eğitiminin özendirilmesi konusunda mevcut bilgilere göre kayda değer bir adım atılmadığı görülüyor.
Ankara’da 128 Dizanteri Vakası
CHP İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız‘ın soru önergesini yanıtlayan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Ocak-Ekim 2010 tarihleri arasında Ankara’da görülen amipli dizanteri vaka sayısının 128 olduğunu bildirdi. Bakan Atalay, vaka nedenlerinin, güvenli olmayan ve beklemiş gıdalarla beslenme, kişisel hijyen yetersizliği ve kontamine su kullanımının olduğunu söyledi.
ANKARA (ANKA) – CHP İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız‘ın soru önergesini yanıtlayan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Ocak-Ekim 2010 tarihleri arasında Ankara’da görülen amipli dizanteri vaka sayısının 128 olduğunu bildirdi. Bakan Atalay, vaka nedenlerinin, güvenli olmayan ve beklemiş gıdalarla beslenme, kişisel hijyen yetersizliği ve kontamine su kullanımının olduğunu söyledi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Ankara Valisi Alaaddin Yüksel‘in bilgi notuyla CHP İstanbul Milletvekili Sacid Yıldız‘ın soru önergesini yanıtladı. Bakan Atalay, Ankara içme-kullanma suyuna ait 2010 yılı (1 Ocak-30 Eylül) kimyasal analiz ve mikrobiyolojik analiz sonuçları incelendiğinde hem yönetmelik değerlerini ihlal eden hem de toplum sağlığını tehdit eden herhangi bir bulguya rastlanılmadığını bildirdi.
- 5 BİN 136 SU NUMUNESİ ALINDI-
ASKİ İvedik Arıtma Tesisleri çıkışından en son 22 Ekim 2010 tarihinde su numunelerinin alındığını belirten Atalay, yapılan bakteriyolojik analiz sonucunda ise herhangi bir üreme tespit edilmediğini kaydetti. Bakan Atalay, 2010 yılı 10 aylık dönem içerisinde 2 bin 41 adet kimyasal, 3 bin 95 adet bakteriyolojik olmak üzere toplam 5 bin 136 su numunesinin alındığını, yapılan tetkikler sonucunda da başta amipli dizanteri olmak üzere, toplum sağlığını tehdit edici herhangi bir bulguya rastlanılmadığını vurguladı.
- 128 DİZANTERİ VAKASI-
Ocak-Ekim 2010 tarihleri arasında amipli dizanteri vaka sayısının 128 olduğunu belirten İçişleri Bakanı, geçmiş yıllarla karşılaştırıldığında vakalarda gerileme olduğunun gözlendiğini söyledi. Atalay, vaka nedenlerinin, güvenli olmayan ve beklemiş gıdalarla beslenme, kişisel hijyen yetersizliği ve kontamine su kullanımının olduğunu ifade etti.





